Maraton Mesafesi Neden Bu Kadar Tuhaf Bir Sayı?
Kırk iki kilometre yüz doksan beş metrenin arkasında hem antik bir efsane hem de yüzyıl önce alınmış oldukça pratik bir karar var.
Emre Aydınel 3 dk okuma
Kırk iki kilometre yüz doksan beş metre. Dünyanın her yerinde maraton denince akla gelen bu tuhaf mesafe, ilk bakışta keyfî görünür. Neden yuvarlak bir sayı değil? Neden kırk kilometre ya da tam kırk beş değil? Cevabı, hem antik bir efsanede hem de yüzyıl önce alınmış oldukça pratik bir kararda saklı. Maraton koşusunun tarihi, sporun kurallarının çoğu zaman saf hesaplarla değil rastlantılarla oluştuğunun güzel bir örneğidir.
Hikâyenin kökeninde, bir haberciyle ilgili anlatı bulunur. Rivayete göre bir savaşın sonucunu duyurmak için uzun bir mesafeyi durmadan koşan bir ulak, haberi ilettikten sonra yığılıp ölmüştür. Bu anlatı tarihsel olarak tartışmalıdır; çağdaş kaynaklarda böyle bir olaydan söz edilmez, ayrıntılar yüzyıllar sonra yazılmış metinlerde belirir. Ama hikâyenin dramatik gücü tartışılmaz. Modern spor organizasyonlarının kurucuları, uzun mesafe koşusuna anlam yükleyecek bir kök ararken bu anlatıyı benimsediler.
İlk yarışlar ve değişken mesafe
Modern maratonun ilk yarışlarında mesafe sabit değildi. Kabaca kırk kilometre civarında, arazinin ve güzergâhın elverdiği biçimde belirleniyordu. Her organizasyon kendi rotasını çizdiği için mesafeler birbirini tutmuyordu. Bu durum uzun süre sorun sayılmadı; çünkü önemli olan mesafe değil, aynı parkurda kimin önce bitirdiğiydi. Rekor kavramı henüz bugünkü kadar merkezi değildi.
Bugünkü mesafenin ortaya çıkışı ise pratik bir düzenlemenin sonucudur. Bir organizasyonda yarışın belirli bir noktadan başlaması ve belirli bir tribün önünde bitmesi istendi. Başlangıç ile bitiş arasındaki bu özel düzenleme, mesafeyi kırk iki kilometre yüz doksan beş metreye çıkardı. O yarış hafızalarda güçlü biçimde yer edince bu ölçü örnek alındı ve bir süre sonra resmî standart hâline getirildi. Yani bugün milyonlarca insanın hedef aldığı bu rakam, aslında bir tören düzeninin yan ürünüdür.
Neden bu kadar zor
Maraton mesafesi, insan fizyolojisi açısından tam da kritik bir eşiğe denk gelir. Vücut, kaslarda ve karaciğerde sınırlı miktarda karbonhidrat depolar. Yarış temposunda koşan bir sporcuda bu depolar genellikle otuz kilometre civarında ciddi biçimde azalır. Vücut o noktadan sonra ağırlıklı olarak yağ yakmaya geçmek zorunda kalır; ama yağdan enerji üretmek daha yavaş bir süreçtir. Sonuç, tempo düşüşü ve aniden bastıran bir bitkinlik hissidir. Koşucuların "duvara toslamak" dediği şey budur.
Bu nedenle maraton, saf hız yarışı değil bir enerji yönetimi sınavıdır. Antrenmanların büyük bölümü, vücudu yağı daha verimli kullanmaya alıştırmayı ve depoları büyütmeyi hedefler. Yarış sırasında düzenli aralıklarla karbonhidrat alımı, ilk kilometrelerde temponun bilinçli olarak baskılanması ve sıvı dengesinin korunması bu yüzden en az kondisyon kadar belirleyicidir. Deneyimli koşucular arasında yaygın bir söz vardır: yarış otuzuncu kilometrede başlar.
Isı, ritim ve zemin
Maratonun bir başka gizli düşmanı ısıdır. Uzun süreli koşuda üretilen ısının atılması, terleme yoluyla olur; ancak nemli havada ter buharlaşamadığı için bu mekanizma zayıflar. Vücut sıcaklığı yükseldikçe performans hızla düşer. Bu yüzden büyük maratonlar genellikle sabahın erken saatlerinde ve serin mevsimlerde düzenlenir.
Adım ritmi de sanıldığından önemlidir. Dakikadaki adım sayısını artırıp adım uzunluğunu bir miktar kısaltmak, ayağın yere temas anındaki darbeyi azaltır ve eklem yükünü düşürür. Uzun mesafede aynı hareketin on binlerce kez tekrarlandığı düşünülürse, küçük bir teknik iyileştirmenin toplamda ne kadar fark yarattığı görülür. Zeminin sertliği, güzergâhtaki eğim değişimleri ve rüzgâr yönü de aynı biçimde birikimli etkiler yaratır.
Kitlesel bir ritüele dönüşmesi
Maratonun en ilginç yanı, elit bir yarıştan kitlesel bir katılım etkinliğine dönüşmüş olmasıdır. Bugün büyük şehir maratonlarında koşanların ezici çoğunluğu derece hedeflemez; amaçları bitirmektir. Bu dönüşüm, koşuyu bir rekabet biçiminden kişisel bir sınav ve toplumsal bir ritüele çevirdi. Aylar süren hazırlık, sabah antrenmanları, kademeli mesafe artışı ve yarış günündeki kalabalık, katılımcı için sonucun kendisi kadar anlamlıdır.
Belki de bu yüzden o garip mesafe artık değişmiyor. Rakamı yuvarlamak teknik olarak kolay olurdu; ama kırk iki kilometre yüz doksan beş metre, sayısal bir ölçü olmaktan çıkıp ortak bir dile dönüştü. Dünyanın neresinde olursanız olun aynı şeyi ifade ediyor ve bu ortaklık, kendi başına bir değer taşıyor.